Bir sistem, kendisini korumak için kurduğu mekanizmalarla kendi kendisini tahrip etmeye başladığında ne olur?
Otoimmün hastalıklarda bağışıklık sistemi, koruması gereken dokuları yabancı olarak algılar ve onlara saldırır. Peki benzer bir mekanizma siyasal sistemlerde de ortaya çıkabilir mi?
Otoimmünite ve Siyaset, biyolojik otoimmünite ile siyasal patolojiler arasındaki yapısal benzerliklerden hareketle devletin, toplumun ve iktidarın işleyişine disiplinlerarası bir perspektiften bakıyor.
Bağışıklık sisteminin tolerans mekanizmalarından T regülatör hücrelerine, sitokin fırtınasından apoptozise, immünolojik hafızadan benlik–yabancı ayrımına uzanan kavramlar; kurumsal denge, toplumsal kriz, kolektif kimlik, siyasal şiddet ve devletin kendi yapılarına yönelen yıkıcı süreçleri anlamak için analitik araçlara dönüşüyor.
Weimar Cumhuriyeti’nin çöküşünden Sovyet Büyük Tasfiyesi’ne, Fransız Devrimi’nin Terör Dönemi’nden Arap Baharı’na, 6–7 Eylül 1955 olaylarından çağdaş siyasal sistemlerin kırılganlıklarına uzanan çalışma, çarpıcı bir sorunun peşine düşüyor:
Devlet, kendi bağışıklık sisteminin hedefi hâline gelebilir mi?
Biyolojik determinizme düşmeden ve toplumu bir organizmaya indirgemeden kurulan bu yaklaşım; siyaset bilimi, kamu yönetimi, tarih, psikoloji ve klinik bilimler arasında özgün bir düşünce alanı açıyor.
Otoimmünite ve Siyaset, yalnızca siyasal sistemlerin nasıl çöktüğünü değil, onları korumak üzere oluşturulan mekanizmaların nasıl kendi sistemlerine karşı dönebildiğini sorgulayan disiplinlerarası bir çalışma.